13 Mayıs 2010 Perşembe

12 Mayıs 2010 Çarşamba

EveryDayWork-WorkEveryDay

cn chnnm!



Her gün daha fazla parçamız internetin parçası oluyor ya, geçmişe dair daha fazla şey görebiliyor, geleceği daha beter önyargılarla oluşturabiliyoruz ya.. İnternet gerçek hacmine ulaştığı anda biteceğiz biz.Diğer teknolojileri size pazarlamaları gerken ve kendi çıkarları için tam büyümesine ulaştırmadıkları sınırlı zamanların bitmesini bekleyin yalnızca.

Ben yoruldum unutamamaktan, her dakika yeniden bulmaktan. Siz yorulmuyor musunuz "her" şeyin elinizin altında olmasından? Şu ana kadar hep iyi şeyleri gördünüz diye arama motoru sonuçlarında, sanıyor musunuz ki bundan sonra da böyle olacak? Bir gün gelip istemediklerinizi de bulabildiğiniz o doyma noktasında ulaşıldığında, hepsi canınızı acıtacak.

Ben sıkıldım, "her" şeyi bulabilmekten. Bilmenin, hatırlamanın önemini azalttığı gibi yokluğa değer katıyor yeniden. Sadece yüzyüzeyken gerçeğin gerçek olduğu, gelecek ve geçmişin bir olduğu anlarımı geri istiyorum ben.Tüm zaman kiplerinin birlikte var olabildiği o sonsuz kuyuda yaşamak hiç kolay değil zaten.

Ben bıktım, görüşebilmekten çeşitli teknolojilerle ve "sürekli" ve hiç "durmadan". Nefes nefese olmanın gerekliliğine tecavüz ettiği gibi bir de alıştırıyor yalnızlıklara. İhtiyaç duymamaya alışmanı bekliyor cümle alem, dokunmaya ve sanki "hep" böyleymiş gibi yıllardır, bir burnu büyüklük ki sorma...

Şimdi alıyorum hayalimde bilgisayarımı elime. Tuşları sökmeye başlıyorum yavaş yavaş. Önce rakamlarla başlıyorum. Sra hrflr gliyo yvştn. Tm tknolojlrn, cn chnnm!

SZN12.05.2010

3 Şubat 2010 Çarşamba

Kağıt Rulosu

Koşmaya başladı. Nefes nefese değil. Ölümden kaçarcasına belki... O kadar korkakça değil. Mutsuzluktan kaçarcasına belki… O kadar safça da değil. Ama hayal kırıklığından kaçıyor olabilirdi. Evet. Çok daha önce bir zamanda, babasını öpmek istemişti halıda oynamaktan sıkıldığı bir anda. Reddedilmişti. O, kıvırcık saçlı tombul kız. Odasına doğru kaçmıştı salondan. Şimdi yine o salondan kaçıyordu. Salondaki o gerçek duygudan. Hayal kırıklığı. Saçları hoplayıp zıplarken neşeyle, o odanın derinliklerine doğru gömülmeyi düşünüyordu belki. En azından masası ile duvarın yarattığı küçük boşlukta oturmayı bir süre.
İçindeki ufaklık bunları düşünüyordu annesinin belki de kötü niyetli olmayan fiskesini suratında hissettiğinde. O modern, anlayışlı, her zaman bir arkadaşı gibi olan annesi içindeki gelenekleri serbest bırakmıştı bir anlığına. Kendi de kontrol edememişti galiba. Son katıldığı fotoğraf çekimlerinden bazı kareler gösteriyordu ona. En güzellerini bir araya toplamıştı ona göstermek için. Bir tanesinde ise bir öpücük vardı diğer bir modele verilen. Kızının öpüştüğünü göreceksin sakın şaşırma, demişti annesi fotoğraflara bakarken. Ve işte tam o anda, yüzyıllardır her birimizin içine başka koşullarda yerleştirilmiş o hava, birikmenin basıncına dayanamadı. Her bir kafaya başka biçimlerde sokulmuş o kime ait olduğunu bilmediğimiz fikirler, kendini bir anlığına daha fazla saklayamadı. Yaşlı bir kadın en doğruyu bildiğini sandığı bir anda, hayatının en gerçek hareketini yaptı.
Bunları düşündü bugün bu dünya üzerinde bir kadın. Elinde kitabıyla, üşümesine rağmen çorap giymediği ayaklarını kanepeye uzatmış okurken. Karın neden beyaz olduğunu sorgulamasından hemen sonra. Başka renk olsa ne kadar kötü olurdu… Yağdığı her nesne ile mükemmel bir tezat yakalaması imkânsız olurdu. Tek mükemmel yol beyazmış, işte bu doğru.
Kadınlar miyopturlar. Sezgiye dayalı kavrama melekeleri kendilerine en yakın olanı çok çabuk ve berrak bir şekilde algılarsa da, görüş alanları çok dardır. Bu yüzden kendilerine en yakın olanı görürler. Gerçek yerine bir şeyin görünüşüne teslim olurlar ve en önemli işlere karşı önemsiz olanlarını tercih ederler.
Böyle düşünmüş 72 yıllık hayatının bir yerinde bir düşünür(*). Tek eliyle köstekli saatini mi kurcalıyordu o sırada yoksa bir şehrin sokaklarını mı tavaf ediyordu bilinmez. Ama bugün bu kadın oturuyordu sadece. Önemsiz, sıradan, biraz saçma biraz da zavallı bir biçimde, kendisinden büyük bir pencerenin önünde onun söylediklerini düşünürken. Şu anı ne kadar net hissedebildiğini biliyordu kendinde ve sırf bu nedenden bir biçimde kadın olmanın gururunu hissederdi. Oysa şimdinin içinde böyle boğulmak akıllıca mıydı gerçekten? Miyoptu cidden… Geleceğin nasıl olacağını her Allahın günü kurup, düşünüp, merak edip bu yüzden mi yalnız, ayakları üstünde, güçlü ve orta yaşlı bulmuştu kendini? Eski yüzyıllarda olsa tek farkın zorla veya bir biçimde evlendirilmiş olmak olacağını, oysa yalnızlığın onunla birlikte yaşamaya devam edeceğini düşündü ister istemez. O anı yaşıyorum derken, görünüşe mi teslim oluyordu? Duyduğu tüm birliktelikler de böyle değil miydi? Neredeyse her kadın, birlikteliğinin ilk zamanlarında âşık olduğu adamı ölene kadar arayıp durmuyor muydu mutsuz evliliklerinde? Geçekten önemsizi önemliye tercih mi ediyordu? Tutkuyu uzun vadeli bir güvene… Sadakati heyecana… Yalnızlığı bir aileye mi tercih ediyordu yoksa? Güvenin kötü bir şey olmadığı kesindi ama tutkudan iyi olduğunu kim söylüyordu? Her yeni gün yaşanan heyecanın bazen sadakatsizlikler deneyimlemeye bedel olabileceği… Öte yandan heyecanlı olan sadakatsiz olmak zorunda mı her zaman?
“Dolayısıyla halen var olmayan, geçip gitmiş ya da gelecekte var olacak her şey erkeklerden daha az etkiler onları.” Bir düşünür, tek bir sayfada hem bu kadar doğru hem de bu kadar yanlış olabiliyorsa; neden heyecan ve güven gibi iki zıt kutup da aynı insanda birleşemesin aslında?
Çok yanılıyor diye düşündü bugün bir kadın üşüyen ayaklarını koltuğun minderlerine biraz daha sıkıştırırken. Geleceği bilmiyordu ama geçmişten emindi. Her bir saniyeyi özlerdi o. İnsanlarda herkesin fark etmediği küçücük detayları görür, onları çok sever ve bu minicik detayları özlerdi. Detaylar insanlardı. Elini burnuna götürüp kibirlisin işareti yaparken sevimli bir şekilde göz kırpan bir adam ne olursa olsun kötü olamazdı. Özlenmeye değerdi farklı zamanlarda. Her öğün en azından bir koca tabak salatayı sanki 5 yaşında bir çocuk gibi kocaman bir gülümsemeyle yiyen bir adam unutulamazdı. Hatırlanmaya değerdi her salata büfesinin önünde. Göğsünün ortasına kafasını yaslayıp korkaklığından yapacakları konusunda ilk geceden özür dilemeye çalışan adam da değerdi özlenmeye farklı mekânlarda. Yanılıyordu düşünür. Şu anın inanılmazlığı öylesine açıktı ki bir kadını önünde, bir lanetti adeta bu, bir çeşit ceza. Her yeni gün, uyanan kadının başucunda bir kâğıt rulosuydu. Upuzun bir liste… “Özlenecekler” Şu anda yaşadığı için bu kadar geçmişteydi kadın ve bu kadar geçmişte olduğu içindi gelecekteki başarısızlığı…
szn-02.04.10

30 Aralık 2009 Çarşamba

Söylemeyin!

En az dört şeritlik bir cadde akıyor yanımdan. Biliyorum bu şehirde hiçbir sürücüde şerit mantığı pek oturmuş değil. Birbirlerine çarpmaya özel çaba sarf ediyormuşçasına akıp gidiyorlar sağ tarafımdan bu Pazar.
Ayaklarımı izliyorum onlar her bir büyük karenin üzerinden geçip giderken. Sağ ayağım çizgiye basmıyor. Sol ayağım da basmıyor zorlanmadan. Ama üçüncü adımım mutlaka iki karonun ortasındaki çizgiye denk geliyor. Kaosun düzeni her yerde mi, merak etmiyorum.
Bugün rüzgâr arkamdan esmiyor. Mutluyum, saçlarım geride bıraktıklarımı gözlerken benim yerime. Bazıları boynuma dolanıyor yine de. Rüzgâr esiyor malum ama, nerden, kestiremiyorum her zaman.
Koca bir süzgeç giymişim bugün bilmeden. Deliklerimden sızdırıyorum havayı tenime. Adımlarımla birlikte, bir çizgisine denk geliyor karoların hırkamın kuşağı, bir de tam içine. Hem benimle hem adımlarımla uyum yakalamış kocaman süzgecim bu sabah.
Birbirini sollayan, kornaya basan arabaların sesi kulağıma ulaşıyor. Bir üstünde adımlarımın karolarla buluşması her defasında... Ve sonra rüzgârımın sesi de esiyor kulaklarımdan içeriye… Dünyanın en kötü cümlesiyle birlikte! “Bu zamanda kimseye güvenmeyeceksin” diyor yanımdan geçen o mutsuz, sinir kadın! Bir saniyelik boşlukta duruyorum. Ve tutamıyorum kendimi. “Yeter artık” diyorum. “Söyleye söyleye gerçek yaptınız. Herkes birbirine güvenememek korkusuyla yaşıyor. Virüs gibi saldınız ortalığa bu lafı.” Kadın şaşırıyor şaşırmasına da, geri de kalmıyor. “Ne var, yalan mı?” diyor. Çıldırıyorum. Ama sakin kalmaya çalışıp devam ediyorum. “Yaptığınız haksızlık” diyorum. “Düpedüz haksızlık. Her sabah bugün de kimseye güvenemeyeceğimi bilerek uyanmak zorunda bırakıyorsunuz beni, milyonlarca insanı da. Hepimizi yalnızlaştırıyorsunuz. Sadece kendinizi değil, hepimizi mutsuz ediyorsunuz. Her birimizi birbirimizden kaçmaya mahkûm ediyorsunuz. Mantık, gerçekçilik neresinde bunun? Kendinizi koruduğunuzu mu sanıyorsunuz? Siz kendinizi korurken, kendiniz dışındaki her bir insanı her gün doğuşunda ayrı ayrı yaralıyorsunuz.” Kadın bakıyor gözlerime. Biliyorum duymuyor beni aslında. Dinlemeyecek, söylediklerimi dinlemediği gibi, az sonra söyleyeceklerimi de. Anlatamayacağım kendimi hiçbir biçimde. Nitekim kanıtlıyor gözlerini sözleri. “Asıl bu gerçeği görmezden gelerek acıyor canımız her gün” diyor. Katlanamıyorum artık. Tüm hücrelerimle sarsmak istiyorum bu kadını, anlatabilmek istiyorum derdimi. Üzerine doğru hareketlenirken buluyorum hırkamın kuşağını. Bu defa çılgınca sallanıyor karoların üzerinde, nereye uçtuğunu umursamıyor da. Yakalarına yapışıyor kırmızı saten bluzun ellerim. Donup kalmış kadının satenler içindeki vücudunu çekiyorum kendime, geriye doğru itmeden hemen önce. Baksın istiyorum gözlerime. “Siz yaptınız bütün bunları. Siz getirdiniz bizi bu hale. Gün gün, doz doz siz verdiniz bu zehri zihnimize. İzin verdiniz yayılmasına kalbimize. Bundan böyle söyleyemeyeceksiniz. Bundan böyle biz de duymayacağız. Bitti” diyorum, kadına ait o zehirli vücut kaldırımın köşesine yığılmadan önce. Bir rahatlama geliyor omuzlarıma. Sırtım çözülüyor. Biliyorum, bitti artık bu işkence. Sorunu bu sefer kökten çözdüm. Hayalimde…
Yapmadım. Yapmayacağım da. Bir gün o kadının da kırgınlıklarını atlatacağına olan güvenim sonsuz. Affedince etrafını zehirlemeye de son vereceğine, hasarları gidereceğine inancım sonsuz. Sonsuz değilse bile... Sahilde oturduğum bankın sol ayağının kenarına gizlenmiş dururken bulduğum bir tarafı paslı yirmi beş kuruşa da, yastığında benim olmayan upuzun saçlar bulmama rağmen benden başkasıyla görüşmediğine beni ikna etmeye çalışan adama da güveniyorum ben. Güçsüzlük gibi görünüyor biliyorum diğer gözlere. Evet, güçsüzüm. Açığım. Ne hissediyorsam onunla buradayım. Karşınızda, karşılarında ve ayaktayım. Hepinize inanıyorum. Benim en büyük gücüm bu zaten. Utanın artık, bütün kaçanlar…
SZN31.12.2009

BaZeN

Bazen sen seversin o sevmez. Bazen o sever sen sevemezsin. Bazen sevdiğini zannedersin, bazen sevildiğini. Bazen şartlar elvermez. Bazen zaman yanlıştır. Bazen mekân yanlış, bazen öncelikler farklıdır. Bu sene sen kariyerine bakmaktasındır. Gelecek sene de onun sırasıdır. Bazen korkuyorsundur. Bazen de korkutursun. Bazen onun şimdi yaptıkları, önceden yapılmış olanları çağrıştırır sana. Bazen de sen basarsın onun yaralarına hiç fark etmeden çıplak ayaklarınla. Bazen bol hasarlı bir savaştan yeni çıkmış sığınak arıyorsundur neresi olduğunu önemsemeden. Bazen de benzer bir savaşın intikamları alınıyordur senin üstünden. Bazen ailenden kaçıyorsundur, bazen de kendinden. Bazen sana dayatılan diğer her şeye inat, bu sefer istediğini yapmış olmak için abartıyor, büyütüyorsundur. Bazen elli yıl sonra yalnız uyanmaktan korkuyorsundur. Bazen de bu yılbaşını tek geçirmekten. Bazen aşırı seçicilikle tek kalmak tehdit ediyordur ruhunu. Bazen de seçmekten bıkıp dalmak istiyorsundur balıklama hayata. Bazen sadece kasıklarındaki ateş götürür ona seni. Bazen de yalnızca teninin kokusu çeker seni ona. Hiçbir niyetin yoktur bazen iyi ya da kötü. Bazen de sırf olmayan şeylerden dolayı kaçar gidersin. Bazen olmayan babanı, bazen hep yanında kalsın istediğin anneni yaşatırsın yanlış omuzlarda. Bazen para kazanmak bir ömür boyu ağır gelir, sana baksın istersin de gidersin. Bazen de bütün hayatını bir başkasına bakarak geçirmek istemez ve gidersin. Bazen birinin her şeyi olmak, bazen de hiç kimseyle ilintili olmamak istersin. Bazen sen hata yaparsın. Bazen de o saçmalar. Bazen bile bile lades dersin. Bazen sırf kızdırmayı denersin. Bazen zaten bir başkasına ait birini seversin. Mutsuz ilişkisinden dolayı acırsın bile bazen. Onu iyileştirebileceğini zannedersin. Ve bazen başka yasakları kırarsın hiçbir şeyin sınırı olmadığını bilerek. Bazen ortam ve zaman cezp eder, aslında kimi koyduğunun önemi yoktur çerçeveye. Bazen zamanı gelmiştir artık, geç kalmak olmaz. Bazen de bu saatten sonra yaşanmaz böyle şeyler. Bazen toplum ister. Bazen de gelenekler peşini bırakmaz. Bazen namus meselesidir artık bu iş. Bazen takıntılardır onu sürükleyen. Bazen sırf eski sevgiliye benzediğin için başlar her şey. Bazen de sen benzetirsin onu hep hayalindekine. Bazen sen sığamazsın kalıplara. Bazen de o dolduramaz içini olması beklenen kişinin. Bazen onun geçmişi kovalar sizi, bazen senin. Bazen sırf çocuk sahibi olmak için alet edersin onu oyununa. Bazen de eve gelişindeki sıcak çorba olmaya evet dersin bilmeden. Bazen başka bir kadının bacakları arasında kıvranır ilişkin tek bir gecede. Bazen de bir erkeğin gizli ve hafifçe dokunuşunda senin sandalyeni çekerken. Bazen ilk o olduğu için olur. Bazen de bir başkasının seni seveceğine hiç inanmadığın için. Bazen sana yaklaşan herkesi hayatının aşkı sandığın için. Bazen sırf zeki olduğu için. Başkaları gibi cevaplar vermediği için. Bazen de aslında yanında olsa bile yalnız olacağına yüzde yüz emin olduğun için. Gizliden gizliye yalnız olmak istediğin için. Sırf kandırmak için kendini, çevreni, gerçeğini. Bazen unutmak için bir öncekini. Tıpkı kullandığın gibi onu da, unutmak için ondan öncekini. Bazen taklit etmek için filmleri. Kendi sahneni yaratmak, bu sefer kendi hayallerini kırmak için rolünü oynarken. Bazen de sırf inanmak istediğin için. Bazen merak ettiğin için. Canını yakmak için. Yaşadığını acıdan fark etmek için. Varlığını inkâr edenlere inat, kanıtlamak için. Tutunmamak için. Bırakmamak için. Saklanmaya bahane bulabilmek için. Bazen de ben eskiden tüm bunları yaptım diyebilmek için. Doğru sebeplerle de sevmiyoruz işte. Her şey sadece –mış gibi göstermek için.
SZN31.12.2009

12 Aralık 2009 Cumartesi

Bu Salonun Tavanı Sızdırıyor Bu Gece

Yanımdaki kadının parmakları yetişmeye çalışıyor ritme.Ben duruyorum. Önümdeki adamın dizi hiç durmuyor. Ben duruyorum. Her notada sallanıyor çaprazdaki yaşlı kadın. Ben duruyorum. Sabit. Sol elim sağ elimin üzerine düşmüş dizlerimde. Sağ avcum açık sahnenin ışıklarına bakıyor. Benden farklı görüyor ışıkları kesin çünkü benim ışıklarım bulanık şu an. Etrafım bulanık. Sadece iki el görüyorum son iki saattir bu gözlerden. İki eli duyuyorum bu kulaklardan. İki el tüm vücudumu titretiyor hiç dokunmadan bana. Yanımdaki kadının parmakları yetişemiyor ritme. En az 30 yıl daha çalışmalı yetişebilmek için. Ben yetişmeye çalışmıyorum. Önümdeki adamın dizi yanlış yerlerde sallnıyor ama umrunda da değil. Ben duruyorum, sabit. Çaprazdaki yaşlı kadının sallantısı giderek dini bir ritüeli andırmaya başlıyor. Benim sol elimse hala sağ elimin üzerinde. Kıpırtısız. Titremelerini saymazsak tabi... Sağ avcum hala benden net görüyor sahnenin ışıklarını. Hiç dokunmuyor o adam bana. Ama titriyorum. Çenemden bacaklarıma. Sağ gözümün ucunda bir adam var. Parmakları hiç durmuyor. Sürekli doğru ritmde. Biliyor ne dinlediğini. Duyuyor bildiklerini. Kapatıyorum bulanık görüşümü. Onun parmakları değiyor bana. Benim vücudumda tutuyorlar ritmlerini galiba ama dokunmuyorlar. Değemiyorlar. Mumlar var bu kez sahnede, müzik var, aynı ritm ve başka parmaklar. Yetişemiyor, dokunamıyorlar. Açıyorum bulanık görüşümü yeniden. İki sol ve bir sağ el, devam ediyorlar çalmaya. Sol ellerden biri uzak bana biliyorum ve uzak kalsın diyorum. İyileşiyorum. Diğer çiftse çalıyor hala. İki saat oldu neredeyse ve o iki el hala titretiyor bütün bedenimi. Sarsılıyorum. Bildiğim şeyleri duyuyorum. Duyduklarımı yaşıyorum. Bu salonun tavanı sızdırıyor bu gece. Dışardaki yağmur yanaklarımda şimdi. Geçmişteki titreyişler gözümün ucunda. Şu ankiler vücudumda. Yanımdaki kadının parmakları yetişmeye çalışıyor ritme hala. Önümdeki adamın dizi hala yanlış sıklıkta. Çaprazımdaki yaşlı kadın sallanıyor hala. Ve gözümün ucundaki adam yerlerde artık.
SZN12.12.09

11 Aralık 2009 Cuma

Goodbye
The only thing ı see is
Your wave goodbye
Moving left to right
As it s crashing to my heart
Only thing ı feel is
Your kiss goodbye
Knowing that warm of your kiss
Will last here on my cheek
Reminds me nothin' but you
And your wave goodbye

SZN02.11.09
Dont move, You are about to step onto my heart
Not that it matters but
Then it will be hard
Hard to put it back together right

God, help me
Let me find the oldest of all knights
Not that it matters but
Then it will be all right
Right till the end of my last night

Do not leave me
Just until the rise of day light
Not that it matters but
Then ı'd hold you tight
Although ı knew well but quiet
Then you'd be gone by the day arrived

SZN02.11.09

28 Kasım 2009 Cumartesi

Ben Her Mevsim Buradayım

Bir yanımdan başla kıvırmaya beni. Hafif hafif. İçe doğru istersen, dilersen dışa doğru. İlk kıvrımı yaratmak üzereyken sen, daha yolun başındayken kırılacağım ben. Başladığın yanımdan çatlayacağım. Diğer yanımdan da dene istersen. Bu sefer ilkinin tersi yöne kıvır beni. İlk rulo oluşamadan elinde kalacak kuru parçalarım. Birbirinden ayrılan yerlerimde renk farkı görmeyeceksin, hepsi o garip turuncu olacak turuncuysam ben. Ya da sarı, eğer ki sarıysam daha. Şimdi iki yanım da yarım. Toza benzeyen ufak parçalarım hemen yanı başımda. Beni kıvıran eller gibi. Sokağındaki benim şimdi. Ayaklarının altında ezilen, belki oyuncağın olan şu kurumuş haliyle. Bu mevsimde hep buradayım ben. Susuz, bitkin. Hep bu mevsimde ezilirim ben ve gülümsersin. Parçalarıma ayrılışımın sesi ayaklarının altında, gülümsetir seni. Güçlü hissedersin. Eğer ki varsa bir ağaç, benim ağacım, yukarılardan bakar bana. Sana da tabi. Ezilişime bakar ayaklarının altında. Ne düşünür bilmem. Ama varsa eğer bakıyordur mutlaka bana. Önce ben vazgeçtim belki de bırakıp giderek onu, düşerek sokaklara, uçuşarak bankların altlarına, çöp kutularının kenarlarına. Zaman zaman toplandık benim gibi başkalarıyla da, kaldırım kenarlarında. Düşündük hep, önce biz mi vazgeçtik yoksa o mu fırlattı bizi sizlerin sokağına. Şimdi kıvır beni birazcık, içe doğru. Dene ki gör nasıl kalıyorum elinde bin bir parça. Asıl olan kurumamakmış en başta. Bu mevsimde hep buradayım ben artık. Toza benzeyen ufak parçalarımla yanı başımda, tek işlevim güçlü hissettirmek sana. Şimdilik ama. Bırakmıyorum bu sefer tabanı, tozlarımı da. Hep birlikte, kalıyoruz bu defa. Dönmeyeceğiz -varsa- o ağaca. Her mevsim buradayım artık. Senin güçlü gözlerini izleyeceğim gelecek mevsim, gökyüzüne bakıp da bulamazken beni. O yüzden kıvır beni şimdi içe doğru, yavaş yavaş, dikkatlice. Kıvır ki elinde kalayım. Tozlarım eserken, sapımı çevir başparmağınla işaret parmağının arasında sağa sola. Dönüp dururken ben parmaklarının arasında, hâkim hisset kendini bütün dünyaya. Bense gözlerine bakayım boynunu daha çok gördüğüm alt bir açıdan. Bir sağdan, bir soldan göreyim seni…
SZN29.11.09

26 Kasım 2009 Perşembe

BİR CEVAP ALMAK İÇİN KURULAN CÜMLELER

Gecenin birinde bir kadın olmak nasıl diye düşünmek lazım belki de… Çünkü bir kadın düşünür. Saçlarına yıldızların o şiirlerde abartılmış ışığı düşerken, o farkına bile varamaz belki onları ve düşünür. Neden? , der kendi kendine. İçimde bu olup bitenler neden? Ben nerede duruyorum bu hayatta ve cebimdeki on liradan başka ne kanıt var benim zenginliğime dair? Yaşamak para değil, pul değil, maddeler değil. Buraya kadar tamam. Peki, ama yaşamak aynı zamanda sadece aç olmamak, açıkta olmamak mıdır? En berbat gecede başınızı sokacak bir eviniz varsa, yapacak ya da isteyecek başka bir şeyiniz yok mudur acaba bu dünyada? Her şey bu kadar sınırsızken istekler bu kadar sınırlı mıdır? Bu sınırlardan kurtulmak mı lazımdır yoksa sınırlarınızı korumak mı? Bir zamanlar da insanlar bu kadar birlikte ve bu kadar yalnız mıydı acaba diye sorar kadın. En güzel cevap olumlu verilendir bu soruya aslında. Bilirseniz ki başkaları da yalnız kaldı, artık yalnızlık değildir o. Kendinizi bir tek parça gibi hissederken oradan kurtulmanın en güzel yoludur belki bu cevap çünkü artık siz bütünün bir parçası olursunuz yeniden. Ait ve emin. Peki sırf başkalarının da bir hareketi yapıyor olması doğru yerde doğru zamanda bulunuyor olduğunuzun kanıtı olabilir mi gerçekten? Emin olmak için bu kadar ufak bir şey yeterli ise peki bir hareket için yapılması ya da yapılmaması gereken, kendimizden emin olmak neden bu kadar zaman alır? Neden kendimizden emin olmak, ona güvenmek isteriz peki? Doğru nedenlerden olduğu çok az görülmüştür aslında. Egoyu beslemek, daha emin adımlar atabilmek, sistemlerin içinde daha sağlam yerler edinebilmek için gerekli değildir bence kendine güvenmek. Kendine güvenmek, o bedenin içinde yaşayabilmek için gereklidir. Çünkü bilirsin ki sen o bedenden ortalama 70 yıl çıkamayacaksın. Sen ve seni sen yapan bilincin o bedende kısılıp kalmışsınız. Ufukta herhangi bir unutkanlık veya hafıza kaybı görünmüyor. Ve kendi isteğinizle çıkmaya çalışmak gibi bir niyetiniz de olamaz o bedenden. O zaman işte orada yaşamaya çalışmak bir sevgi ve güven meselesi haline gelir. Güvenmediğimiz, sevmediğimiz bir tanıdığa, bize dokunmadığı, içimize yaklaşamadığı, içimizi okuyamadığı bir ortamda bile beş dakika katlanırken nefesimiz tıkanıyorsa, kendimizi sevmeden yaşamanın imkansız olması çok da garip değildir zaten. Ama sevmek kavramını da açmamız gerekir tam bu noktada çünkü bilmeden ve anlamadan sevmek yarımdır bence. Kötüyü görmek, kusurları bilmek ve onları sevmek daha bir tamdır. Ama eksik kalır yine. Çünkü sevmek değiştirmektir bence. Sevmek öğrenerek oluyorsa ve öğrenmek de bir davranış değişikliği geliştirmek ise bu değişimi yaşamadan sevmek amacına ulaşmadığı gibi, sebep olduğu gereksiz körlüklerle sevmeyi de engeller. Peki, neden hep kadınlar soruyor gibi görünür bu soruları? Zamanları bol olduğu için mi? Hapsedildikleri evlerde yapacak iş bulamadıkları için mi? Aslında hapsedilmedikleri ve orda olmayı sevdikleri için kendilerini yeni işlere verdikleri için mi? Yoksa tüm toplumlar kadınlara “başkalarını” sevmeleri gerektiğini söylediği için mi? Kendi içlerinde taşıdıkları biri erkek biri kadın gözetmenlerin yorumlarını dışa vurdukları için mi? Çok duygusal görüldükleri için mi? Öyle görülmeyi sevdikleri için mi? Herkes bazı hayatlarında bu tür şeylere elbet kafa yorduğu için mi? Tüm bunları cevaplamak imkansız tabi ama cevaplara ulaşmak da imkansız olmadığı için mi soruyorlar acaba? Yoksa sadece, gecenin birinde otururken bir kadın olarak bu dünyada, canları sıkılıp hava almaya çıkayım deseler başlarına ne geleceğini de merak edip sormak zorunda kaldıkları için alışkanlık mı yaptı sorular acaba… SZN23.06.08

KUYU

Bir anda bir kuyunun içinden çıkar gibi gerçeğe doğru çekildim ve gözlerimi açtım.Odamdaydım.Herkes uyuyordu ve ben hayattaydım..Servisteydim aslında o anda , yani şoförün cep telefonunun çaldığı ve sadece yüzünün halinden kötü bir haber aldığını anladığım o anda. Bir anda servis arabasını sağa çekti. Hepimizi hızla aşağı indirdi ve gaza basarak uzaklaştı. Aslında yurda çok yoktu, zaten o caddenin üzerindeydik ve belki bir yüz elli metre filan vardı yürünecek. Oysa etrafımızı bir anda saran asker üniformalı insanlar o metreleri gözümde bir anda nasıl uzattıklarını anlayamazlardı. Yakınlarda bir yerlerde bir konsolosluk filan vardı galiba, öyle olmalıydı zaten. Çünkü bir anda bu kadar çok çekik gözlü askerin etrafta nasıl bulunabildiğini ancak bu şekilde anlayabilirdim. Bir anda etrafımızı sarmakla yetinmediler de aslında. Beni duvara zorla dayayıp alnıma silah dayadılarını hatırlıyorum. Soğuk ve güçlü... Her şeyin bittiğini bilmenin garip bir rahatlık yaratacağını o anda fark ettim aslında ilk defa.Uzaklardan bir kız koşmaya başladı bana doğru o anda, göz ucuyla da olsa görebiliyordum suratındaki ifadeyi. Benimle ilgilenen asker ona doğru döndü.Karmaşadan yararlanıp koşmaya başladım.Kız bana yetişti.Askerlerle aramda durdu ve o anda ardı ardına patlayan silah seslerini duymaya başladım. Çekik gözlüler, yüzlerinde asla ne demek istediğini anlayamayadığnız ifadelerle ardı ardına bastılar tetiklere.Yere attık kendimizi. Aramda hala o kız vardı askerlerle.Yine de engel olmadı bacaklarıma saplanan kurşunlara bu.. Gerçekten vücuduma giriyordu bir bir kurşunlar ve gerçekten akan bu sıcak şey kan olmalıydı.Etrafımda yavaş yavaş oluşmaya başlayan kan gölünü gördüm. Kurşunların saplandığı yerler tek tek acımaya başlamıştı ama yavaş yavaş birleşmeye ve bir bütün halinde tüm vücuduma acı vermeye başlamıştı. Parçalanan etimden kopan parçaların kıpırdamaya çalıştıkça etrafa sarkışın gördüm. Görmek istemedim. Gözlerimi kapadım .Bir anda bir kuyunun içinden çıkar gibi gerçeğe doğru çekildim ve gözlerimi açtım.Odamdaydım. Herkes uyuyordu ve ben hayattaydım..szn 110507

KISA GECENİN KARI SON ŞAŞKINLIKLARIM...

Bu gece ilk defa gözyaşlarımı ciddi ciddi yağmurla karıştırdım. Sakladım onları kendimden bu gece... Aslında ilk defa yaptığım bir şey değil saklamak ama bu gece filmlerdeki gibi oldu tam da.. İliklerime kadar ıslanana dek durudm yağmurun altında. Son hücrem donana kadar... Yeni yeni ısınmaya başlıyor vücudum zaten. Çok üşüdükten sonra sıcacık bir yere girdiğinizde vücudunuz karıncalanır ya hafiften, benimki de onu yaşıyor bu gece...Düşündüm saatlerce soğukta. Hayatımdaki insanları düşündüm. Sindire sindire... Ne çok "şekli güzel " insan girmiş hayatıma. Dışarıdan baktığında bana benzeyen bir sürü insan... Nasıl şekli düzgün demeyin bana. Biliyorsunuz işte! Şu , toplumda kabul gören tipler var ya! Onlardan bir sürü. Eli ayağı düzgün, az çok bir şeylerde başarılı, ailesi iyi görülen ( daha doğrusu ailesi de toplumda kabul gören) pek çok insan. Aynı zevkleri paylaştığım, aynı işleri yaptığım, beraber gülüp eğlendim bir sürü insan. O zihnimize yerleşmiş "normal insan " tiplemesinin sözlükteki karşılığına resmini koyabileceğimiz bir sürü, şekli güzel, insan...Şimdi bakıyorum. Bu soğuk, bu ıslak, bu sanki hiç ısınmayacakmış gibi gelen gecede, ben burada otururken yalnızlığımla yan yana, aydan yansıyan güzel şekillere bakıyorum. Birisi yaklaşıyor yanıma uzaktan, yavaşça. Görebiliyorum, göz ucuyla ama... Bakmıyorum o tarafa çünkü bana bulaşmasını istediğim insan odeğil. Evet , var içimde sığınmak için bulmak istediğim bir liman. Ama o değil. Tanımıyorum ki onu zaten...Hala bana doğru yürüyor, görüyorum. Benden başka da kimse yok bu tarafta. Belli ki bana geliyor. Hala bakmıyorum yüzüne. Yerlere bakıyorum, ayaklarımı sallayıp onlarla ilgileniyor gibi yapıyorum kendi çapımda. Geliyor illa ki ama... Burnumun dibine girip "iyi misin?" diyor.İşte o an tenezzül edip bakıyorum ona. Şaşırıyorum ait olduğum yüzyılın parçası, salak gençlerden birinin zihniyetiyle. Bu kadar iyi bir davranış ve sesin , bu kadar çirkin bir insandan çıkmasına şaşırıyorum!!... Gözleri şaşı biraz. Kocaman , kalın camlı gözlükleri var. Boyu da ortalamanın altında ve aşırı kilolu birisi. Üzerinde eşofmanlar var bu soğukta. Kısa dağınık saçları buz gibi rüzgarla dalgalanıyor. İyice dağılıyor aslında. Suratıma bakıyor bana bakamayan göz bebekleriyle..."İyiyim" diyorum. "Müzik dinliyorum sadece." Kusura bakmamamı, rahatsız ettiği için üzgün olduğunu söyleyip gidiyor. Kalakalıyorum öylece. Bir ayın parlak yüzeyinden yansıyan güzel şekilli insanlarıma bakıyorum hayatımdaki, bir onun biçimsiz gövdesinin arkadan görünüşüne yürürken kapıya doğru. Nasıl güzel işlemişler diyorum. Masallarda olduğu gibi olsun diye bekliyoruz artık , belli... Kısa , şişman ve çirkin olan kötü olacak oyunda masala göre çünkü; uzun, zayıf ve güzel olan ise iyi mutlaka. Biz de rahat rahat ayıracağız kimin kim olduğunu böylece... Biraz değişiklik olduğunda ise bu modelde, kalıyoruz işte yağmurun altında. Islak, üzgün , sabırsız... Ama en önemlisi şaşkın.. Ne yapacağını bilmez bir halde...280207szn

25 Kasım 2009 Çarşamba

HamamBöceği

Biraz karanlık mı oldu? Kaldır ayağını. Yavaşça bana yaklaşıyor gibi. Yavaşça yaklaştır. Kaçabilir miyim ki? Kaçamayacağı kadar sakince yaklaş. Biraz kenara gitsem iyi olur gibi. İyice yaklaş. Yakınlaştı gibi... Çat!

Gözümü açarak başladığım saçmalığıma her gün, yavaşça çatırdayan kabuğum eşlik etti bugün. Tek bir harekette üçe ayrıldı. Biri çok büyük. Diğer ikisi daha küçük. Şekilsiz. Küçüklerden biri içeri doğru battı sivri yerinden. Diğerleri yukarı doğru çıkıp etimden ayrıldı. Etimle kabuğum arasına ilk defa hava sızdı bugün. İçeri batanın ucuysa neredeyse ağırlık merkezime yakın bir yerde. Sızan hava hafif hafif sızlıyor hala. Canım yavaş yavaş yanıyor. Yumuşak, dolgun etim titriyor orada. Kabuğumun sivri ucuysa benim nefesimi kesiyor. Kısa kısa soluyorum şimdi. Kesik kesik. Her içime çektiğimde iki şey oluyor nefesimi. Tam oratama kabuğum batıyor bir, zıplayacak gibi oluyorum. Bir de onun acısı, tenime sızan havanın titrettiği etimi unutturuyor. Aynı saniyede, acı sayesinde freahlıyorum. Acı yüzünden hafifliyorum. Hepsi, o benden büyük güç üstüme bastığı için oluyor bugün. Hepsi, benim gücüm hamamböceğine yettiği için oluyor bugün. Benim için. Onun için. Aynı...

SZN19.11.09

Yarat

Zaten bir kadını olan bana söylemeyen tatlı adam... Gözlerime baktığında yalan yok.Öperken, yalan yok. Sarıldığında kollarıma tüm vücudunla aynı anda, hissederken tenimi yalan yok. Sadece konuşurken... Çok mu önemli acaba? Nefesini nefesime karıştırırken yalan yok. Üzerinde titrerken tüm vücudum yalan yok. Titresin isterken sen tüm bedenim, yalan yok. Yaktığın mumlarda yalan yok. Yastığının kokusunda yalan yok. Bir tek, konuşurken. O da bazen. Bu kadar önemli mi gerçekten? Tüm vücudum aynı hırsla sarsılırken şimdi, sessiz şiddetinden varlığının, önemli mi hakikaten? Değiştiriyor mu issettiklerimi? Evet. Acıtıyor mu? Hayır. Koruyor mu? Belki. Bildiğim yerlerin en tanıdık köşelerinde hiç tanıyamadığım insanların yanındayım her gün. Tanırken baktığım liste yanlış. Sorular, sorulanlar yanlış. Bir tek bana söylenmeyenler doğru bugün. Sadece sessiz tınılar gerçek. Sadece onların rüzgarı yalıyor tenimi şimdi. Hafif. Serin. Serin mi hakikaten? Yoksa güzel mi duruyor kağıtta? Çünkü yanan her şey acının bir öğesi mi olmuş aklımda?Ama hayır serin bu sefer. Soğumuş kabuklar. Sakinlemiş... Ayağımın küçük parmağını çarptım bugün yatağının kenarına. Senden daha fazla acıttı canımı. Sevindim. İçini söylemeyen tatlı adam... Dönüşecek misin kendi korkuları yüzünden canları harcayan o sıradan, normal insanlara? Biliyorum kullanıyorum seni. Herkesin birbirini kullandığındanbiraz daha fazla ve daha anlamlı bir şey için, biliyorum. Yazmak için, hissetmek için kullanıyorum seni. Gelişmek, değişmek için tetikliyorum düşüncelerinle bedenimi. Doldurmak için sırtımdaki boşluğu rollerle. Ama biliyor musun? İnanılacak bir tek ben varım desem dünyada...Tek ben kaldım. Böyle yalın. Karışıklığının bu kadar farkında. Cesareti inancından gelen ve hiçbir mite de inanmayan aslında. Şu anda. Her yaptığımla daha fazla karıştırdığımın bilincindeyim yeryüzünü ve bir başkasının öptüğü dudakları sabaha kadar öpebilmenin bile büyük bir şey olmadığını biliyorum. Yazdıklarımın en çok beni etkilediğini ve kendimi asla tamamen anlatamayacağımı. Bana yalan söylemeyen tatlı adam... Susma artık. Şiddeti çok sessiz, suskunluğunun. Kimse fark etmiyor bu yüzden. Harflerim göremiyor gözlerimin dolduğunu ve bunun bile aslında estetik kaygısı olduğunu. Çünkü çok meşgul herkes düşünmekle, yazdıklarımın ne kadar güzel olduğunu. Ben de söylüyorum konuşurken bazen. Yalanlar. Renk renk. Söylemediklerim var ya, bir tek onlar doğru. Sıradan olma sen de. Kullan beni aksine. Yaratmak için kullan. Çıkarmak için kullan en büyük maharetlerini. Dokunma bana hiç. Sadece yarat. Susma. Suskunluğun şiddeti her yerde şimdi. Sen yarat. Yarat...

SZN25.11.09